PsikopatlarSaz Caz RakEdebiyyatVeni Vidi VıdıRopürtajBi Cift Laf EtDerdim VarLink Mink

İçe Dönük Bir Suluboya - (Bjork)
Yazan:Pençe Ropürtaj Team ( 19/11/2001 09:37 )

“Vespertine”i nasıl şartlar altında yazdın?

Londra’da kaydettiğim ve çok fazla dışadönük, dışarıya çok açık bir albüm olan “Homogenic”e tepki olarak bestelemeye başladım. “Homogenic” feci maço bir albümdü. “Overdose” raddesinde büyütülmüş bir Björk yansıması... O dönemde ben de çok dışa dönüktüm, duygusal düzeyde olsun, müzikal düzeyde olsun, sürtüşmenin, çatışmanın peşinde koşuyordum. “Homogenic”de ritmler distorsiyonluydu, çok romantik kemanlar vardı. Çok güçlü yağlıboya bir albümdü. Oysa bu daha içedönük bir suluboya. “Homogenic” çok küstahtı, “Vespertine” çok mütevazı. “Homogenic” bir yaz albümüydü, çölün, kavrulmanın, sıcağın, yanmanın albümü. “Vespertine” kış albümü, evindesin, dışarda kar yağıyor, elinde bir fincan sıcak kakao, oturuyorsun: kışın büyüsü... Her şeyden önce, bu albümde müzik kutusu olmasını istediğimi biliyordum, çünkü tıpkı arp gibi benim kafamdaki kış müziği fikrine denk düşüyor. İlk başlarda, albüme “Domestica” adını koymayı düşündüm, çünkü benim açımdan yuva için yapılmış bir müzik bu – ama bu boyut zaten müzikte kendini yeterince gösteriyordu, dolaysıyla harfiyen tarif eden bir isme ihtiyaç duymadım. Albümü, günde sadece birkaç saat havanın aydınlandığı kış aylarında, İzlanda’da besteledim. İdeali, yine kışın, loş havada dinlemek.

Senin gibi enerji fışkıran birisinin yuvanın erdemlerine methiyeler düzdüğünü duymak ilginç...

Teknoloji çok şeyi değiştirdi. Napster, internet, albümler falan nedeniyle müzik dinlemek artık çok evcimen bir faaliyet oldu gibime geliyor. Birkaç yüzyıl önce en önemli müzik deneyimleri evlerde yaşanıyordu, çok az kişi konsere gidiyordu, insanların evlerinde enstrümanlar vardı ve kendi evlerinde, eşleri dostları için çalıyorlardı. Akşamları, aile arasında, dostlarla müzik yapmak için bir araya geliniyordu. Derken, 20. Yüzyılda Woodstock oldu, devasa ampli duvarları, yüz bin kişinin çamurlara bulanarak hep beraber katıldığı ayinler şeklinde konserler... Müzik sadece kolektif bir deneyim olabilirmiş gibi geliyordu. Tamam, ama bugün müziğin eve döndüğünü düşünüyorum. Küçükken müzik okuluna gidiyordum ve bunun için evden çıkmam gerekiyordu. Erkek kardeşimin başka faaliyetleri vardı, onlar da evin dışındaydı. Her birimizin bizi evden uzaklaştıran farklı farklı tutkuları, uğraşları vardı. Akşamleyin evde kimse olmazdı, herkes kendi uğraşıyla ilgilenirdi. Şimdi oğlanlar bilgisayarla oynuyor ve kendi evlerinde, ellerinin altında dünyanın en güzel oyunları olabiliyor. Internette müziğin âlâsı var. Plakçılara gitmeye bayılıyorum, oralarda saatlerce vakit geçirebilirim, ama internet çok daha iyi, yirmi yıldır arayıp da bulamadığım albümleri bulabiliyorum. İnsan ister böceklerle ilgilensin, ister oyunlarla ya da tıpla, herkes merakını, tutkusunu evinde tatmin edebilir. Ayrıca, dünyanın dört bir yanında, taşınabilir bilgisayarımla çok çalıştım. “Dancer in the Dark”ın çekimleri arasında, karavanımda, laptop’umda bu albüm üzerine çalışıyordum. Şarkıların çoğunu İzlanda’da besteledim, posprodüksiyonu Manhattan’da yaptım, ama hep ev şartlarında, hep portatif malzemeyle. Sadece miksaj aşamasında stüdyoya girdik. Dolayısıyla, bu albüm aynı zamanda taşınabilir bilgisayarlara da bir ilan-ı aşk.

Niçin albümün adını “Vespertine” koydun?

Bu sözcük, havanın karardığı anda, alacakaranlıkta ortaya çıkan şeyi tarif ediyor. Ama aynı zamanda, akşam duaları anlamına da geliyor. Ben dindar değilim, ama dua etmem gerekseydi, bu albümle dua ederdim. İç huzuruna ulaşmaya çalışıyorum. Hafifçe dindarlaşmak benim için bir şaka. Din benim için en büyük tabu, çünkü otoriteyi simgeliyor. Ayrıca, İzlanda pagandır, dindar bir ülke değildir. Ama dinî bir albüm yapacak olsaydım, bunu yapardım. Benim bir dinim varsa eğer, o da doğadır. “Dancer in the Dark”ın turnesinden sonra, İzlanda’ya döndüğümde, “neresi benim kilisem olabilir, ibadetim nasıl olabilir” diye geçiriyordum içimden. Bir buzula tırmandım, dizlerimin üstüne attım kendimi ve ağzıma bir parça kar alıp erisin diye bekledim. Benim komünyonum da buydu, kuzey şafağının bir parçası olmuştum; işte bundan sonra “Aurora” şarkısını yazdım. Kendi tanrımın biçimini tahayyül etmeye çalışıyordum, karın üzerine vuran dağın gölgesiydi benim tanrım. Dizlerimin üstüne düşmek ve kar yemek... Tanrı’ya yaklaşmak için daha fazla ileri gidemem. Dolaysıyla, bu albümde çok fazla kutsal şey var. Evde yalnızsın, diz çöküyorsun ve mütevazı bir şekilde, gösterişten uzak, dua ediyorsun. Bu albüm, tıpkı bir beşik gibi, yatağa girmeden önce edilen küçük bir dua gibi, endişeli, huzursuz insanlara yardımcı olmalı. Ertesi sabah tertemiz uyanıyorsun, yeniden başlayabilirsin.

Bu albümden önce, yaptıkların duygusal ve fiziki taşkınlığını, performansını içeriyor gibiydi. Bu bakımdan bir değişim geçirdiğini düşünüyor musun?

Hala aynı şeyi aradığımı sanıyorum, ama o denli açık bir şekilde değil. Bu albümde bir doruk noktası var, ama çok mütevazı, çok gösterişsiz bir biçimde. Bu albüm sakin bir coşturucu. Bence bir başkaldırı: İnsanların benden yapmamı bekleyebilecekleri şeyi yapmış değilim. Bu albüm, ağır bir günün sonunda eve dönmek gibi. Oturuyorsun, bir bardak şarap içiyorsun ve gün boyu olup bitenlerin zihnine geri gelmesine izin veriyorsun, onlarla arandaki meseleleri hallediyorsun. Bu bir kaçamak, sığınak, her şeyin yolunda gittiğini iddia etme biçimi değil. Bu albümde beni gururlandıran, umutla dolu olması. Bu albüm kaosu gösteriyor, ama aynı zamanda çözüm yolları da sunuyor. Bunu dinledikten sonra insanların kendilerini daha iyi hissedeceklerini umut ediyorum. En büyük amacım bu.

Eskiden performansta, aşırılıkta fazla ileri gittiğini düşünüyor musun?

Küçük mekanlarda, 100-200 dinleyicinin karşısında konserler vereceğim bir turneye başlayacağım. Amplisiz, seyircinin arasına girerek söyleyeceğim. Artık bağırmak, insanların dikkatini talep etmek istemiyorum. İnsanlarla birlikte iyi vakit geçirmek, empose etmeden keyif almak, coşkuya ulaşmak istiyorum. Enerji alışverişinde bulunmak istiyorum, sadece vermek değil. Benim için çok fazla şey anlamını kaybetti. Hatta oturup bir kahve içmek bile... Bir dostuma rastlıyorum, kahve içmeye gidiyoruz çünkü kahve iletişimle birleştiriliyor, muhabbet ediyoruz – peki ama, kahveye ihtiyacımız var mı ki? Tıpkı kafa yapan maddeler gibi, yaratıcı kılıyorlar belki, iyi de drug’sızken yaratıcılığını kaybediyorsan, bunun ne manası kalıyor? Bir mekana girip, elli fincan kahve içip bağıra çağıra konuşmak ve insanların da bağıra çağıra konuşmasını dinlemek fazla kolay bir şey. Fiyaka yapmak için şişinen, herkesi etkilemek için ışıl ışıl tüylerini gösteren tavus kuşları gibi olmak istemiyorum artık. Nihayetinde, tavus kuşu da eninde sonunda tüylerini kaybediyor. Başka bir yol olduğunu umuyorum.

“Vespertine”in bugüne kadarki en şahsi albümün olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kesin olarak söylemesi zor. Sonuçta, her ne kadar uzaklaşmaya başladığımı hissetsem de, şu anda oradayım. Albümdeki en fiziki şarkı, son bestelediğim “Pagan Poetry”. O yüzüm geri geliyor, kırmızı tüylerim yeniden çıkıyor...

Bu yeni bakış açısını nereden, nasıl edindin?

Lars von Trier’in filminden olmalı. Çekimler sırasında her şey distorsiyonla doluydu, bütün göstergeler sürekli kırmızıdaydı. Sonra şarkılarımı yapmak için evime döndüm; aşırı duygulanım içinde beste yapmam. Duygusal, zihinsel ve bedensel olan arasında her zaman bir denge kurmaya çalıştım. Ama filmin çekimleri boyunca bu hep bir tek yöndeydi. Tekrar dengeyi sağlamaya ihtiyacım vardı. Ayrıca, filmde beni hayal kırıklığına uğratan, hiçbir umudun olmaması, sadece karanlık olan yanı göstermesi oldu. Sinema salonundan çıkarken seyirci umutsuz. Ben umudu korumak zorunda hissediyorum kendimi, bu benim genlerimde var.

Aradan zaman geçtikten sonra, geriye dönüp baktığında, “Dancer in the Dark”ın senin için olumlu bir deneyim olduğunu söyleyebilir misin?

Bu soruya cevap verebilmem için daha bir on yıla ihtiyacım var... Ama şimdi, bu işbirliğinin bana müthiş hasar verdiğini söyleyebilirim. Bundan çıkabilmem çok zaman aldı, müziğin çok yardımı oldu. Filmi yaptım. Bundan çıkardığım ders, bir başkasının aracı olmak çok tahripkar olabiliyor. İlla olumlu bir şey aranacaksa, o da nirengi noktalarımı kaybetmem oldu. Bu, özgürleştirici bir şey. Filmden kısa bir süre sonra, benim sesim üzerine kurulu bir piyes yazan bir besteciyle çalıştım. Onun elleri arasında bir araçtım, ama ona güvenim tamdı. Sonra kendimi daha güçlü hissettim. Yaratmak için tahrip etmenin şart olmadığını gördüm. Bugün etrafımda hep yaratıcı insanlar var, ama birlikte yaptığımız çalışmalarda yıkıcılığın yeri yok. Şimdi beni alakadar eden pozitif güçler. Filmden öğrendiğim bir başka şey de, hayatlarında istedikleri şeyi yapmayan insanlara merhamet duygusuyla yaklaşmak oldu. Müzik benim hayalim, hayatımı besleyen şey. Müziğin verdiği aşk olmasa, benim hiçbir şeyim yok, kesinlikle hiçbir şeyim yok. Müzik zaman zaman insanı bitap da düşürebiliyor: Turnedeyken haftada beş kere uçağa biniyorsun, esinden dostundan uzaktasın. Ama haftada beş akşam da sahneye çıkıyorum, dolaysıyla her şey iyi gidiyor demektir. Çok şanslıyım, tutkumla temasımı kaybetmememi sağlayan bir hayatım var. Ama film çekerken varolma nedenimin uzağına düşmüştüm. Dolayısıyla, yapmayı hayal ettikleri şeyleri yapamayan insanlara, çalışan, bir ailesi olan, hayatı göğüslemeye gayret eden insanlara daha da büyük bir sevecenlik duyuyorum. Onları eskisine göre çok daha derinden anlıyorum. Ve onlara söyleyebileceğim tek şey, hayallerini yaşamaya çalışmaları.

“Vespertine”de insan hayallerini gerçekleştirmeye, hayatını değiştirmeye çalışan biriyle karşılaştığı hissine kapılıyor.

Ben hep hakikate kafayı takmışımdır; müziğin çoğu zaman, dünyayla yüz yüze gelmemenin bir yolu, bir korkaklık biçimi olduğunu düşünüyorum. Ben mümkün olabildiğince gerçek bir müzik yapmak istiyordum... Uzun süre önce bir kitap okumuştum, yazar bir karakter yaratıyor, ona bir hayat veriyordu; sonra, kitabın sonunda, hakikaten bu şahsiyetle karşılaşıyordu. “Vespertine”de de bu var: Varolan şeylere dair şarkı söylemekten ziyade, şeylerin varolması için söylemek... Albümü yaparken bunun tamamen bilincindeydim. Kısa bir süre önce, hayatımda ilk defa bir kiliseye girdim. Aşağıda insanların dünyasını, yukarıda cenneti, hayali dünyayı temsil eden resimlere baktım. Sonuçta, bunun yaratıcılığın güzel bir imgesi olduğunu düşünüyorum. Bu albümü yaparken, masumiyet konusunda da çok düşünüyordum – benim müziğimin Disney’vari bir yanı da var. Yine de, bu dünya çok hoşuma gitmiyor: yüzeysel, fantezi, varolmayan bir dünya, korkaklar için. Ama, şimdi, bir baloncuk yaratmanın iyi olduğunu düşünüyorum. Ona bütün gücünle inanırsan, sonunda gerçek olur. Eğer insan çok güçlü bir şekilde inanırsa, suni şeyler de yavaş yavaş gerçek olabilir.

“Vespertine” çok puslu bir albüm. Dinlerken insan, kırlık bir yerde, geceleyin, karda yürüyor hissine kapılıyor. Yolunu kaybedebilirsin...

Sanki hiçbir zaman durmayacakmış gibi gelen şarkılarla, müziğin bir akım gibi olmasını istiyordum. “Hidden Place”, “Undo” ve “Unison”un çok uzun kuyrukları var. “Frosti” ve “Aurora” birbirine karışıyor. Önceleri bunu yapmak istemiyordum. Ama burada, içimde olup bitenleri daha iyi yansıtıyor. Dışadönük müzik yaptığımda, her şarkı kendini takdim eden bir karakter gibiydi: “Merhaba, ben şu şarkıyım, şöyleyim, böyleyim...” Sonra, sonunda, kapıyı çarpıp çıkıyor ve bir sonraki şarkı geliyor: “Selam, ben geldim...” “Homogenic” böyleydi, insanların dikkatini yakalamaya gayet ediyordu: “Ben konuşurken, dinleyin!” Ama “Vespertine”de anlatı farklı, bir akım değil. Şarkıların ne başı ne de sonu var. İletişimin cepheden olmadığı bu toprakları keşfe çıkma arzusu duydum. “Vespertine” yüzleşme peşinde değil, daha ziyade, dipte kalmış, gömülü duran, senden başka kimsenin bulamayacağı kişisel cennetin arayışında. Çok sakin, çok içsel, çok yalnız bir vecd hali. Pek çok kişi kendi kendilerine teslim olmaktan, yalnızlıktan korkuyor; yalnızlığı depresyonla özdeşleştiriyorlar, kendilerini sadece grup halinde güçlü hissediyorlar. Ben öyle değilim. Mutluluk her durumda olabilir, yalnızlık beni mutlu kılabilir. Bu albüm bunu göstermenin bir yolu.

Yeni bir şarkı üzerinde nasıl çalışıyorsun? Nereden başlıyorsun?

Her şarkı benim için çok önemli, her düzeyde beni tatmin etmeli: Duygusal ve insani bakımdan olduğu kadar, sound açısından da. Beraber çalıştığım insanlar çok önemli. Mütevazı, sade bir şarkı yaparken, mütevazı insanlarla çalışmak isterim. Bunun gibi bir dolu unsur şarkıların niteliğini, sonucu belirliyor. Sanki bu bir disiplinmiş gibi, öyle oturup da şarkı yazamam. Yazmak benim hayatıma, gündelik faaliyetlerime tamamen bağlı. Duygular gelir, gider; yazmak bütün bunları bir düzene koyma, şeyleri netleştirme biçimi. Benim bir songwriting yöntemim yok, çünkü yazmak gündelik hayatıma bağlı. Sabahleyin uyandığımda, her zaman kafamın içinde mutlaka bir şarkı vardır. Sonra, onu oradan çıkarmam gerekir. Bunun için yürürüm. Haftada birkaç gün, iki saat yürür, şarkı söylerim. Manhattan’a yaşamaya gittiğimde, ilk iş, iki saatlik yürüyüş yapabileceğim bir parkur aradım. Tıpkı bir volkan gibi oluyorum, sonunda bir şey dışarı çıkıncaya kadar şarkı söylüyorum, söylüyorum, söylüyorum. Bu fiziki bir çalışma. Şarkı söyledikçe, fikirlerim kulağıma geldikçe, yerli yerine oturuyorlar. Bazen, sadece eski şarkıları söylüyorum, bazen yeni bir şarkı ortaya çıkıveriyor. Dolayısıyla, stüdyoya girdiğimde, işin yüzde 80’ini tek başıma bitirmiş oluyorum. İşte, benim çalışma yöntemim böyle. Sonra, düzenlemeler, kayıt, daha zanaatkarca, daha organize, herhangi bir iş gibi. Ve buna hayranlık duyuyorum.

Limitlerin neler, keşfedebildin mi?

Bir sürü limitim var, ama benim asıl hoşuma giden, nereye kadar gidebileceğimi görmek. “Post” ve “Homogenic”ten sonra, müzikal olarak istediğim her şeyi yapabilecek bir aşamaya gelmiştim. Ama “Dancer in the Dark”ı yapmayı tercih ettim, çünkü o zaman bazı riskler alabilir, bir takım şeyler keşfedebilirdim. Emniyet duygusunu sevmem, zamanın geçtiğini hissediyorum, bu işe başladığımdan beri 15 yıl geçti ve kaybedecek zamanım yok, her şeyi görmek istiyorum. 33 gibi genç bir yaşta bir film yapmış olduğum için çok memnunum – 33 yaşında öldüm! Çünkü artık geride kalmış durumda. Çocukluğumdan beri fedakarlığın bende çok romantik bir imgesi vardır. Afrika’ya gidip bir aslan tarafından yenerek ölen insanlar veya Jeanne D’Arc... Hep bir insanın nereye kadar gidebileceğini görmek istemiştim. Bu fedakarlık hissim duruyor hala: Müziğim benim için benden daha önemli. Bir keresinde bir konsere çıkmam gerekiyordu, ama kendimi gerçekten çok kötü hissediyordum. Tam sahneye çıkarken bir arkadaşım sordu: “Gelecek beş yıl mı daha önemli, yoksa bu akşamki konser mi?”. Midem ateşler içinde cevap verdim: “ Bu konser.” Delice biraz.

“Kids”in yazarı ve “Gummo”nun yönetmeni Harmont Kirine seninle bir şarkı yazmış...

Onunla dört yıl önce, tesadüfen New York’ta tanıştım. Çok içten, doğal biri. Benim için, insanın gücünü temsil ediyor. Bu medenileşmiş dünyada canlı kalınabileceğinin kanıtı. Hiç koparmadık ilişkimizi. Ben “Dancer in the Dark”ı yaparken, zor zamanlarımda hep beni rahatlatırdı, kitaplar gönderirdi. Benim için çok önemli birisi. Dünyayı değiştirmeyi amaçlayan ve heyecanlarını dışavuran insanlarla karşılaşmak hep çok önemlidir. Her yıl beni anlayan belki iki insanla karşılaşıyorum, Harmony Korine onlardan biri. Bazen onları yılda iki kere görmek yetebiliyor. Benzer sorunlarla karşılaşıyoruz. İçgüdülerine bağlı ve karmaşık bir insansan, mantığa dayalı medeni dünyada yerin yoktur. Kendi doğal ortamını bulman gerekir. Ben kendi doğal ortamımdayken, kendimi uyum içinde hissederim. Her şey kusursuzdur, saldırganlık yoktur. Haftalarca yalnız kalabilirim ve asla sıkılmam. Sanki sonsuza kadar sinemadaymışım gibi.

Kendini soyutlamak, köşeye çekilmek de bir tür korkaklık değil mi?

Evet, korkaklık. İşte bu yüzden insanlarla iletişim kurmaya çalışıyorum. Ama şehre gelip o insanlara saldırmak da başka bir çeşit korkaklık, çok aptalca. Bu nedenle insanlarla iletişim kuruyorum, insanlarla birlikte çalışıyorum, MTV’ye alaka gösteriyorum. MTV kusursuz değil, ama ben de değilim. Her şeyin birbirini nasıl tamamlayabileceğini görmeye çalışıyorum. Tek başına doğada yaşamak: Bunu çok romantik buluyorum. Ama karşıtlar arasındaki uyum düşüncesi de çok romantik. Birbiriyle iletişim kurabilen İzlandalı bir şarkıcıyla, Hintli bir satranç oyuncusu: İşte romantik bir düşünce.

“Vespertine” pek çok kişiyle birlikte yaptığın bir yalnızlık albümü. Günün birinde hakikaten tek başına bir albüm yapabilir misin, yoksa insanlarla beraber çalışmaya mı ihtiyaç duyuyorsun?

Şu sıralar, bir troubadur müziği üzerinde çalışıyorum ve music box’ımla yalnızım. Hoşuma gidiyor, çünkü yalnızlığı seviyorum. Şarkı yazarken de yalnızımdır ve şarkılarım genellikle yalnızlıktan söz eder. Hayatımın en mutlu anları, çoğunlukla yalnız olduğum anlardır. Doğanın içinde eriyip şarkı söylerken, tek başıma büyük coşku anları yaşadım. Bazen, bu anları kendime saklama arzusu duyuyorum. Ama şehre gittiğimde, insanlarla iletişim kurmak istediğimde, tıpkı işteki gibi... Başkalarıyla çalışmanın iyi yanları da var. Bazen bitmiş, her şeyini tamamladığım şarkılarım oluyor. Birisinin tek bir ses eklemesi her şeyi sil baştan yapmama yetiyor. Yaptığımdan hoşnut olduğum ve kendi kendime yettiğim için yalnız mı çalışmam gerekiyor? Tabii ki, bu sürekli olarak kendi kendime sorduğum bir soru. Ama bir adada tek başına yaşamak, bu korkaklıktır. İletişim kurmak cesaret ister.

Amerikalı avant-garde elektronik grup Matmos’la birlikte çok çalıştın bu albüm için. Senin için ne anlam ifade ediyorlar?

Onlarda takdir ettiğim, profesyonel müzisyenler olmamaları: Başka ilgi alanları var, dolayısıyla karşılıklı olarak birbirimize verebileceğimiz şeyler var. İlişkimiz güzel çünkü eşitlik üzerinde kurulu. Farklı şeylere dayanıyor, farklı katkılarda bulunuyoruz ama, alışveriş iki yönde gidiyor. Sugarcubes zamanında da böyleydi, grubun elemanları müzikten çok şiire takılıyordu, çok edebiyat muhabbeti yapılırdı. Onlar entelektüel ve edebiyatçıydı, bense daha ziyade sezgisel ve müzisyen. Birbirimize katacağımız şeyler vardı. Matmos’a gelince, çok fazla mizahi yanlarının olması hoşuma gidiyor. Deneysel elektronik müzik yapanların çoğu kendilerini çok fazla ciddiye alma eğiliminde oluyor. Ben minimalist müziği seviyorum, ama bunu yapan insanların duygular düzeyinde minimalist olmaması gerektiğini düşünüyorum. Matmos’cular çok duygusallar. Eski şarkılarımı alıp sahne için yeniden orkestrasyon yaptılar, çok karanlık şarkıları neşeli ve mizahi hale getirmeyi beceriyorlar. Birbirine çok yakın iki ses arasındaki duygusal farkı, “krik”le “kruk” arasındaki farkı tercüme etmeyi biliyorlar. Benim eski şarkılarımı çok organik hale getirdiler.

888

“Vespertine”de koronun önemli bir yeri var; leitmotive gibi müziğin içinden akıyor sanki... Ara ara Marvin Gaye'’n "What’s Going On” albümünü hatırlatıyor...

O albümü çok fazla dinlemedim, ama ne demek istediğini anlıyorum. Bu albümdeki sözler üzerine çalışmaya başladığımda, küçük muhabbetleri andıran diyalog gibi şeyler yazıyordum. Bunun nedenini anlamak için epey vakit harcadım. İnsan yaşlandıkça iki çehresi açığa çıkıyor: Yapması gereken ve yapmakta olduğu. Maalesef, ikisinin yolu her zaman çakışmıyor. Albümümde, korolar benim iyi yanımı temsil ediyor, her şeyin iyi geçeceğini söyleyen bir tür masum bilinç.

Albümde, sesin önemli, ama aynı zamanda soluğun da çok duyuluyor...

Evet, bunun pek çok nedeni var. Öncelikle, daha çok şan tekniğim var, aynı zamanda hem sezgisel hem de teknik olmayı başarabiliyorum. Şanda teknik, amplinin üzerindeki bas ve tiz düğmelere sahip olmak gibidir, pek çok şeyle oynamanıza imkan verir. Duygusal açıdan albüm çok içedönük; duyulan fiziksel bir çığlık değil, bir iç ses, fısıltı, nefes... Taşınabilir stüdyomla bir sürü şey deneyebildim, sesimi bir enstrüman gibi kullanmayı, nefesimi çalıştırmayı... Matmos benim bir remiksimi yaptı, orada sadece nefesimi kullandılar, bu da beni etkilemiştir tabii. “Vespertine”de, otuz erkek, otuz kadın şarkıcı, yirmi de çocuk var. Şu sıralar korolar beni çok etkiliyor – üç-dört yıl boyunca yaylıların büyüsüne kapılmıştım. Bugün, yaylılar daha çok müziğin dokusunda, fonda, vokallerse önde.

Bu albümün manevi, ruhani boyutu açısından, koroyla ilgili olarak gospel aklına geldi mi?

Her halükarda, gospel korosu kullanamazdım, çünkü bana ait bir kültür değil. Doğu Avrupa ve Güney Amerika korolarına büyük hayranlık duyuyorum. Ama o tarz bir koro da kullanamazdım: Daha şahsi bir şey bulmam gerekiyordu. İzlandalı koro parçaları da var, her neyse... İzlandalı olmak benim için bazen çok önemli, ama bazen de öylesine bir klişe. İzlanda’da müzik var, ama dünyanın geri kalanında da var: Hakikatin içinde kalmak istiyorsam, uluslararası boyutlu aklımdan çıkarmamam gerek.

Niçin İzlanda dilinde şarkı söylemiyorsun?

Grupta şarkı söylemeye başladığım ilk beş yıl kelimeleri bile kullanmıyordum, kelimelerin kötü bir fikir olduğunu düşünüyordum. Sonra, İzlanda dilinde söylemeye başladım. Derken, bir punk grubundayken İngilizceye yönelmem gerekti, Almanya’da squat’larda müzik yapıyorduk, kesinlikle iletişim kurmamız gerekiyordu, şarkılarımızın neden bahsettiğini anlatabilmeliydik. Böyle davranarak içgüdülerime ihanet etmediğime kendimi ikna etmem bayağı zaman aldı. Yabancı ülkelerde, İzlanda dilinde şarkı söylemem küstahça bir tavırdı. Şarkılarımın sözlerinin o kadar önemli olmadığını, sound’un daha önemli olduğunu umuyordum. İnsan sözleri anlamak istemiyorsa, mecbur değil.

Kelimelerle söyleyemediğin neleri söyleyebilirsin müzikle? Senin açından, müzik kendini ifade edebilmenin en iyi aracı mı?

Kesinlikle. İnsanlarla çok derin sohbetler yapabilirim, ama müzikle kurduğum iletişimle kıyasladığımda, kelimelerle çok daha yüzeyde kaldığımı hissediyorum. Müzik her şeyi kapsıyor, daha soyut, daha duygulara açık. Bana daha fazla denk düşüyor. Duyguların soyutluğu çok iyi tasvir eden şairler, yazarlar olduğunu biliyorum. Bazı insanları ağlatan şiirler, kitaplar okuyorum. İnsanlar güzel bir dağ gördüklerinde ürperebiliyorlar. Ben öyle değilim. Buna karşılık, güzel bir şarkı beni ürpertebilir. Şarkılar benim gözlerime, beynime, mantığıma hitap etmiyor.

Kimin için müzik yapıyorsun?

Bu çok bencilce bir şey: Özellikle kendim için yapıyorum! Ama bazen, hayali bir küçük kızı düşünüyorum. Büyükannem benim için çok önemli, ben onun devamıyım, onun yapamadığı pek çok şeyi yaptım, ama o da benden önce çok şey yaptı: Soyut resim yaptı, bir ailesi oldu, benim yeniden ürettiğim modeller önerdi. Eğer günün birinde bir torunum olursa, büyükannemin bana aktardığı şeyleri ona aktarabilmek isterim, umarım benimle gurur duyar, beni cesur bulur ve benim başlattığım şeyi devam ettirir.

Yaşlanmaktan korkuyor musun?

Hem evet, hem hayır. Bedensel ve duygusal bakımdan yaşlanmaktan korkmuyorum, olgunlaşmayı hakikaten arzu ediyorum. Pek çok açıdan, daha yaşlı olmayı istiyorum. Küçükken, önümde model olarak büyükannem vardı ve 50’li, 60’li yaşlara geldiğimde nasıl olacağımı biliyormuş gibi gelirdi: Huzuru bulacağımı, değmeyen şeylerle vaktimi harcamayacağımı biliyordum. Ama, asıl zor olan, oraya gelmek; bu çok emek istiyor. Yaşla ilgili beni korkutan tek şey, vakit kaybetmek. Önümde yaşayabileceğim sadece elli yıl olduğunu biliyorum, saatin çarkları dönüyor. Bazen, 35 yaşıma göre çok şey yaptığımı düşünüyorum, bazen de hiçbir şey yapmadığımı.

Hakkında hiçbir şey duymamış birisine kendini nasıl anlatırdın?

İzlandalı bir kadın olduğumu, İzlandalı ve aynı zamanda bir dünya sakini olarak hakiki olmaya çalıştığımı söylerdim. Kendimi ifade etmek için kullandığım biçim pop müzik, folk müzik de diyebiliriz. Kendimi tamamen folka ya da popa – hangisi doğru sözcük emin değilim – vakfettiğimi hissediyorum. Küçük bir köyde oturup Cuma akşamları hafta içinde yaşadıklarından, karşılaştığı insanlardan bahseden şarkılar söyleyerek konser veren İzlandalı kadın olmak gibi romantik bir düşüncem var.

PIRT adına Dora Maar

2001/ 9 sayılı (eylül-ekim) Roll dergisinden bir intervyu...

Ropürtaj

sitra pontin
ALEN (Tempo'dan)

15/11/2005 10:20


Yıldıray
Zuhal Olcay'la "SiyahBeyaz" Söyleşi

25/10/2002 00:01


PRT/Eugene
Isırırdım !

16/10/2002 14:13


Pençe Ropürtaj Team
Christopher Nolan'la Ropürtaj (Esquire'dan)

26/11/2001 13:48


Pençe Ropürtaj Team
Zeki Demirkubuz Ropürtajı (NTVMSNBC'den)

26/11/2001 13:45


Pençe Ropürtaj Team
İçe Dönük Bir Suluboya - (Bjork)

19/11/2001 09:37


Pençe Ropürtaj Team
Murat Kosova ile Dipdibe

20/9/2001 20:08


Pençe Ropürtaj Team
Radical Noise Kerem

31/8/2001 23:48


Pençe Ropürtaj Team
Oğlum sarı, anlat…

29/8/2001 22:24


Pençe Ropürtaj Team
Bi tane daha yersen, onbeş olucak abi...

29/8/2001 22:17